Nefes açıcı bir gençlik filmi: Mavi Dalga

Bu yazıyı paylaş
İçerik

Nefes açıcı bir gençlik filmi: Mavi Dalga

Röp: Melikşah Altuntaş
ÖNCEKİ Bu ay ne izlesem? SONRAKİ Yaratıcı bir mütevazı: Richard Ayoade

Beyazperdede Türkiye sinemasında çok fazla rastlayamadığımız liseli gençlerin arasına karışıp, seyircisine önceden öğrenilmiş kalıpların dışında, ferahlatıcı bir atmosfere hapseden Mavi Dalga’nın yazar ve yönetmenleri Zeynep Dadak ve Merve Kayan’la filme dair uzun ve kafa açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -

KONUŞAN BİR FİLM

Bir film fikri âniden aklına düşer ya da bir şey görürsün ve muhakkak bunun göründüğü bir şey çekmek istiyorum dersin ya… Size filmle ilgili sürecin başlama noktasında ilk ilham veren şey neydi mesela? Perdede gördüğünüz şeye benzeyen ilk tohumdan bahesedebilir misiniz?

Merve: Sanırım tek bir şeyden bahsetmek zor. Çünkü bir resim gördük ve gördüğümüz o resimdi filmin başlama noktası diyemeyiz. Bir başlama noktasından çok, birkaç noktası vardı aslında. O da Zeynep’le aramızdaki muhabbetler… Biz Bu Sahilde filmini çekerken ve daha sonra kurgularken merkezin dışındaki yerlerden, taşradan olmak, oralarda büyümek filan diye konuşmaya başladık ve oradan devam ettik sonrasında da… Ya da belki görsel olarak ilk söyleyebileceğimiz şey, sokakta tek başına yürüyen bir kadın görüntüsü... “Taşrada bir kadın, sokakta genç bir kadın nasıl yürür”le ilgili konuşmaya başladık ama daha sonra uzunca bir süre filmin içinde şu an birçoğunu gördüğümüz şeyi de etrafında şekillendirdik diyebilirim.

Zeynep: Türkiye’de etkilendiği şeylerden bahsetmeye korkuyor insan. Çünkü bir şey söylüyorsun, “Aaa senin ona daha çok yolun var” gibi şeyler duyuyorsun. Sanki bir şeyden etkilenmek illa onu yapmaya çalışmak gibi algılanıyor ama öyle değil tabiî. Bazen bir imge alakasız bir şekilde de referans oluşturabiliyor. Mesela bunun üzerine çok konuşmadık ama geçen gün düşünüyordum, Atıf Yılmaz’ın ikinci defa çektiği, Müjde Ar’lı Ah Güzel İstanbul’un sonunda Müjde Ar, Galata Köprüsü’nde yürür mesela ve benim için o sahne gerçekten Türkiye sinemasında acayip bir kırılmadır. Zoom lensle çekilmiştir, kadını kalabalıklar arasında görürsün. Vesikalı Yarim’in de sonunda da benzer bir şey vardır. Çok yeni gördük ama Dilek Aydın’ın Ziyaret diye bir filmi var, onda seneler sonra o imgeyi görünce, kafamda bu üç film ve Mavi Dalga, kadınlar, film yapan kadınlar, hepsi çok birbirine değmişti… Tabiî bir de Agnes Varda’nın Cléo de 5 à 7’ı, Vagabond’u var... O sokaktaki insanlar çok etkiliydi. Yerel olarak da Balıkesir’deki tülükabaklarıyla ilgili bir şey yapmak vardı hep aklımızda.

Merve: Bu Sahilde’yle Rotterdam Film Festivali’ne gittiğimizde gördüğümüz Sophie Letourneur’ün La vie au ranch (Chicks, 2009) diye bir filmi vardı. Bu da bir grup kadının bir sene içerisinde yaşadığı şeyler ve daha sonra kendi yollarına gitmesini konu alıyordu. Filmi ilk izlediğimizde ikimiz de tam kaptıramamıştık ama bir noktadan sonra film öyle yakaladı ki ikimizi de. Ve filmdeki herkes çok konuşuyordu; tipik bir Fransız filmi. Sonra “Biz de bir grup karakteri merkez alan bir film yapsak bu kadar konuşturamayız insanları, bu kadar çok konuşmazlar Türkiye’de. Farklı türden bir şey olur” diye düşünürken, sonuçta en az onun kadar konuşan bir film yapmış olduk.

Evet, epey konuşuyor herkes filmde ve harika bir şey bence bu. Çünkü filmi izlerken, bu yaş grubunu Türkçe’de çok az duyduğumu farkettim ben de sinemada mesela. O açıdan çok önemli… Türkiye sinemasında ergen kızların kendilerini tanıma ya da cinsel uyanış hikâyelerinin esamesi okunmaması çok garip değil mi sizce de? Düşündüğümde doğrudan aklıma gelen bir örnek yok.

Merve: Bir 2 Genç Kız var işte...

Evet ama ondan öncesinde sıfır neredeyse…

Zeynep: Evet ama Yeşilçam geleneğinde zaten genç kızların cinsel olarak uyanmaması gerekiyor. Bütün mesele bekaretini kaybetmemek olduğu için…

Büyüme süreçleri de yok Yeşilçam filmlerinde garip bir biçimde. Yani çok garip, çocukluk döneminden bir anda evlenme çağına gelmiş aile kızına geliniyor. O arası pek yok.

Merve: Ya da oyuncuların sonsuza kadar çocuk kalması durumu var. Mesela Ayşecik’in sonsuza kadar Ayşecik kalması, Ömercik’in Ömercik kalması gibi…

Zeynep: Nurdan Gürbilek çok güzel yazmıştı onu. Ağlayan çocuk imgesi, herkesin özdeşleştiği ağlayan çocuğun sarışın olması… Sonra onun 80’lerde Küçük Emrah’a, acıların çocuğuna dönüşmesi… Bütün o büyümeyen çocuklar, ülkenin kendisinin metaforu neredeyse. Bir taraftan da Yeşilçam’da olan şey tabiî bütün bu pygmalion kalıbı. Melodramı doğuran şey… Türkçesi için mesela Fatih Özgüven’in çok güzel bir yazısı vardı, “dağdan inme” ya da “köyden indim şehire” gibi bir kalıp kullanır. Hattâ böyle film isimleri de vardır. Bütün o kafasına kitap koyup gezinerek yürümeyi öğrenen kadınlar ya da masum olan kadının taşradan şehre gelmesi ve sonra Batılı olmayı öğrenmesi... Tabiî ama o Batılılık ölçülü bir Batılılıktır. O kadar aşırılı Batılı olursan çünkü, namusunu kaybedebilirsin. Çok çizilmiş birkaç şablonun dışında çok kadın temsili yok Türkiye sinemasına baktığımızda. Ve de özellikle cinsellik hep çok büyük acılarla gelen bir şey. Cinselliğini yaşıyorsa da bir genç kadın, sonrasında hep kürtaj olması, çocuğunu kaybetmesi, hep bir felaket, çıkışsızlık içinde olması gerekiyor sanki. Biz bu yüzden sevişmeyi vurgulamak istemedik filmde. Cinselliğin, Deniz’in hayatındaki herhangi bir şeymişçesine yaşanması ve hayatının bir günde değişmemesi gibi…

Merve: Ya da seviştikten sonra cezalandırılmaması…

Image

 
Foto: Aylin Güngör

GERÇEKLİĞE HAPSOLMAK, HAKSIZLIK

Filmde de bu normalleştirme durumunu çok net görüyoruz zaten. Yani Deniz’in hayatını doğrudan ikiye bölen bir durum yok ortada.

Zeynep: Ya tabiî sinemanın illa gerçekçi olma ve gerçekte yaşananları anlatma gibi bir misyonu olabilir ama illa onun içine hapsolması da biraz haksızlık. Hakikaten gerçekte böyle olmayabilir ama böyle de olabilme ihtimali bize çok iyi geliyor ve burada illa sinemanın gerçek hayatla kurduğu mimetik bir ilişki olmak zorunda değil ki, sonuçta sinema da gerçek hayata bir şey yapıyor. Yani temsilî olan gerçeği ne kadar değiştirir? Bunlar hep üzerine düşünmeye değer sorular.

Merve: Bir de gerçek de zaten yanına bir şey getirdiğiniz zaman değeri yükselen bir şey ya… Hissi de gerçek olsun, kamera kullanırken de ne kadar sallarsak yürümümemize o kadar yaklaşır gibi bir yerden bakmıyoruz. Ama his olarak bazı insanlara bir şeye tanıdık gelsin tabiî bu çok değerli bir şey ama bir yandan da gerçek hayatta olmayan bir şey de olsun. Zaten Türkiye “Bu da olmaz!” dediğin şeylerin çok sık olmasıyla da ünlü bir yer ya, onun için bu gerçeklikle gerçekdışı arasındaki çizgi çok ince olduğu için, sinemanın da bu çizginin iki tarafında gidip gelmesi iyi geliyor bize. Onun için de son birkaç filmimizde bunla ilgili bir şey yapıyoruz.

Zeynep: Filmdeki bayram da öyle. 1 Mart diye bir bayram yok tabiî ama tanıdığımız bir sürü şeye benziyor.

Evet o zaten reji olarak da çok kazık bir sahne…

Zeynep: Evet prodüksiyon anlamında da çok kazık bir sahneydi gerçekten. Ama döküpajı iyi planlanmıştı. Bir şekilde işledi istediğimiz gibi. Ama olmakta olan bir şeyin içine kurmaca bir durum yaratmak çok ilginçti. O durumda mesela yalnızca kurmacaya değil, gerçeğe de ne oluyor acaba?

Ama o sahne filmde bana “Böyle bir bayram var gerçekten ve ben bu zamana kadar hiç duymamışım” gibi geçti. Filmin gerçekliğinde kesinlikle yadırgamıyoruz onu.

Zeynep: Ama tabiî bazı seyirciler buna direnç gösterecektir. Doğrudan bir şey söylenmemesi, kafasının karıştırılmasını sevmeyecek. Ama bazı seyirciler de tam tersine kendine yer bulabilecek bunun içerisinde. O anlamda bir sürü insana bir şey yaşatabilme ihtimali bize çok iyi gelen bir şey.

Merve: Bir de bu kadar hızlı değişen ve tarihini bu kadar hızlı unutan bir ülkede bir süreklilik ve tutarlılık varmış gibi bir gerçekçi arayışı çok garip. Mesela filmde oyuncular üniformayla oynuyorlar. Çünkü biz filmi çekerken üniforma diye bir şey vardı. Ama filmi çektikten sonra üniforma bir sürü okulda kaldırıldı ya da değiştirildi. Ya da mesela filmde buz pateni sahneleri var ama bir ay kadar öncesinde buz pateninin televizyonda gösterilmesinin yasaklanması durumu konuşuldu. Onun için de bir şeyi günümüze uydurmaya çalışsanız da o artık bir sonraki gün geçerli olmayabiliyor.

GENÇLİK, VAHŞÎ BİR ALAN

Evet, sinema güncel olmak için çok imkânsız bir alan gerçekten… Bu arada filmde dikkatimi çeken bir başka şey de bu film hiçbir karakterini yargılamıyor mesela. Sözünü ettiğimiz cinsel maceranın yaşanması konusunda da bu böyle. Bu da yine Türkiye sinemasında görmeye alışık olmadığımız bir şey. Karakterler hep bir kırılma noktası yaşar ve yoluna bambaşka bir şekilde devam eder ve filmin o karakteri gizliden gizliye yargıladığını görürüz. Siz senaryo kısmında Deniz’e nasıl yaklaşmayı seçtiniz? Örneğin hikâyesinin devamını, üniversite dönemini, büyük şehire gitme meselesini hiç düşündünüz mü? Hikâyenin devamını biliyor musunuz mesela?

Merve: İstanbul’a ya da Ankara’ya gitme meselesini sadece ana karakter için değil tüm yazdığımız karakterler için bir sene sonrasını, beş sene sonrasını düşündük. O karakterlerin bugününü anlatırken de hep konuştuğumuz şeylerdi bunlar. Hattâ senaryonun erken aşamalarında Deniz okul bakmak için Ankara’ya gidiyordu ama o sonra senaryodan da çıktı. Ya da mesela Deniz’le Kaya’nın ilişkisi sonraki senelerde ne olur diye düşündük. Büyük ihtimalle yakın arkadaş olurlar diye düşündük. Bunlar hep senaryo döneminde aklımızda olan şeylerdi.

Zeynep: Hepsi muhakkak bir yerlere giderler ama sonra muhakkak bazıları dönerler ve orada yaşamaya devam ederler. Aslında karakterleri yaratırken de biraz geleceklerini düşünmeye çalıştık. Ama belki de şunu özellikle söylemek lâzım bir tek Türkiye sinemasında değil, genelde merkez dışı olan yerin bir tür masumiyet yeri olarak konumlandırılması çok bizim yapmak istediğimiz bir şey değildi. Yani doğaya dönüş ve hattâ denize gitmek bile öyle bir şey ya, mesela suya girmek, temizlenmek, her şeyin henüz bozulmadan önceki haline dönme gibi… Arınma… Biz çocukların ve gençlerin de o türde bir masumiyet taşıdıklarına inanan insanlar değiliz. Dolayısıyla bizim için orası tam olarak bir sonraki aşamaya geçmeden önce daha temiz ve saf duygularının yaşandığı bir yer değil tam olarak… Geçen gün bir gençlik filmleri seçkisinin tanıtım yazısını okuyorduk mesela. Orada çok güzel anlatıyorlar bu durumu. Birçok gençlik filmi yapma biçimi vardır ve bunlardan bir tanesi de gençliği bir vahşî alan gibi ele almaktır. Bugünlerde Yunan sinemasında da bolca örneğini izliyoruz.

Merve: David Bowie’nin “Teenage Wildlife”ından alıyor adını bu seçki.

Zeynep: Ya da mesela Rebel Without A Cause gibi örnekler var… Onlar da bir şekilde ehlileştirilemeyen, evcilleştirilemeyen gençlerdir, kafesini parçalamaya çalışan vahşî bir hayvan gibidirler. Biraz galiba o filmlerde masumiyetin yokluğu daha net hissedilir. Biz o yola da girmek istemedik özellikle. O yola girmeden de o senin yargılamama dediğin şeyi yapmak mümkün. Yani bu insanlar böyleler işte. Bunun ötesinde, onları ne vahşi, ne daha uysal yapmak mümkün değildi bizim için. Onlar zaten kendi dünyalarında gayet dalgalı, iniş çıkışlı bir hayat sürüyorlar. Ne koşulda yaşanırsa yaşansın, zaten gençliğin kendisi de öyle bir şey.

Merve: Bir de birçok insan gençliğe bakarken, bunun çok net bir başlangıcı ve çok net bir bitişi olduğunu düşünür. Bizim içinse daha çok içinden geçilen, uçucu, insanda tabiî çok derin etkiler bırakan ama herkese göre de de sürenin uzayıp kısalabildiği bir süreçtir. Onun için de herkes 12 ile 18 yaş arasında aynı süreçten geçiyormuş gibi anlatmak bize biraz garip geldi. Yetişkinlerin belki de büyümeyi hızlandırmak için çocuklarında yarattıkları bir mit gibi ya da dayatma bir şey bu.

Zeynep: Ya da sinemada da çok nostaljik bir şeymiş gibi olabilir bu. Hep ne güzel günlerdi, ne kadar masumdu, ne kadar duygusal günlerdi gibi bakan filmler vardır… Bizim için de mesela, hani o başta da konuştuğumuz ilk imge meselesinde de, bizim için gençlerin illa da yavaş yürümedikleri bir yer. Zaman anlamadan geçer hep o dönemde.

Film de zaten bir öğretim dönemi içerisinde, birbirine çok benzeyen günler hâlinde, bir anda geçiyor ve o içinde kaybolma durumu da hissediliyor.

Merve: Ya aynı şekilde küçük şehiri de böyle içinde hiçbir şeyin olmadığı bir yer gibi değil de, aksine bir sürü farklı şeyin dedikodusunun yapıldığı, birilerinin sürekli iş açtığı, iş kapadığı, çocukların oradan oraya koştuğu, bir sürü şeyin aynı anda olduğu bir yer gibi hissettirmek istedik. Onun için de bu çok mekanlı, karakterli, katmanlı, bir sürü bıdık bıdık şeyin olduğu bir senaryo ortaya çıktı.

Image

 SIKINTIDAN ÖLDÜRMEYEN TAŞRA

Aslında bu bakımdan da çok korkulacak bir film bana göre. Yani bir sürü anaakım sinema yapan sinemacının izlediğinde korkacağı bir film gibi geliyor bana Mavi Dalga. Çünkü sanki Türkiye’deki seyirciye senelerdir söylenen birtakım yalanları deşifre eden bir film çeşitli şekillerde. Bu gençlik meselesine yaklaşımı tamamen böyle bence… Yani sinemada genç karakterlerin şimdiye kadarki temsillerine sanki “Yaa bu niye böyle olmuş ki şimdiye kadar, şöyle de olabilirler halbuki” diyen bir film. Yani “Gençler de aslında yıllardır sizin şekillendirip tasarladığınız gibi bir şey değil ve taşra da sizin aklınızda canlanan gibi sıkıcı ve bunaltıcı bir yer değil” diyen bir taşra filmi bu. O yüzden filmde de tüm karakterler “büyük şehir” kelimesini sadece kullanmak için kullanıyor gibi sanki. Yani ortada böyle bir kavram, böyle bir gerçek var ama aslında dertleri tam olarak bu da değil.

Merve: Yani aslında büyük şehre gitmek istemeleri, yaşadıkları şehirde bir hayatları olmadığı anlamına gelmiyor hakikaten. Yani orada da hayat devam ederken oradan çıkmanın hayalini kuruyorlar. Bizim için de filmin son dönem Türkiye sinemasında gördüğümüz taşra ve gençlik temsillerinden en çok ayrılan kısmı bu. Bu çocukların burada gerçekten de kendilerine kurdukları bir dünyaları var, biraz da bu dünyayla ilgilenelim, acaba ne oluyor bu dünyada sorusunu sormak bizim de çıkış noktalarımızdan biriydi.

Zeynep: O anlamda galiba iki şey söylemek gerekiyor. Birincisi, bu filmin Gezi öncesi yapılmış olması çok önemli. Bugün bu filmi yapıyor olsaydık bambaşka bir film yapardık. Çünkü aslında tam da bu filmdeki yaş grubu Gezi’deydi. O anlamda bu filmde de karakterleri yolculuk hâlinde bırakmak, bir otobüste bırakmak fikri çok iyi işlemiş oldu. İkincisi de, şöyle bir yanlış anlaşılma kesinlikle olmamalı, biz bu filmi Bakalım önümüzde neler var, evet şunun gibi bir film yapmayalım, böyle bir şey olmasın filan gibi bir şey yapmadık. Tabiî ki insan başka bir şeyler görmek ister ama bu tarzda filmleri biz keşfetmedik, yani dünyada bu türde bir sürü örneği var. O anlamda biz de nasıl bir yere oturduğunu filmimizin, izleyince anlıyoruz.

Merve: Bu filmi yapmış iki yönetmen olarak şu an bize olan şey de, filmi yapmışız ama aslında bizim de biraz gerimizde kaldı film. Yazın tamamlandı film ama yolculuğunu gerçekleştirdiği festival döneminde filan yönetmenlerin konuşması bekleniyor filmle ilgili ve biz de doğal olarak biraz geride bıraktığımız bir şeyi şimdi düşünüp çeşitli yansıtmalarda bulunuyoruz. Onun için bazen Filmi yaparken de sürekli kendilerine dışarıdan bakıp ne yaptıklarını mı düşünüyorlardı filan gibi görülüyor. Film yaparken ne kadar entelektüel olursanız olun, yazarken ve çekerken hep başka şeyler giriyor devreye. Onun için de Türkiye sinemasında nereye oturuyor, dünya sinemasında nereye oturuyor diye bakabileceğiniz bir dönem kesinlikle değil. O yüzden bizim de bu süreçten keyif alabilmemizin tek yolu sanırım, hep yaptığımız başka filmlere bakmak ve onlarla ilgili okuma işinin bir parçası yapmak bu süreci.

Evet aslında biraz da nasıl insanlar olduğunuzla, neyi sevip neyi sevmediğinizle de çok ilgili tabiî.

Zeynep: Bir de tabiî film kendisinden çok daha büyük bir şey. Sinema o yüzden belki de hala bu kadar heyecanlandıran bir şey. Hem çok ideolojik bir şey, hem başka bir sürü sanatla ilgili kafanızda sürekli şimşekler çaktıran bir şey. İşte sanat, müzik, resim, bir filmde gördüğün bir anlık focus pulling numarası, bir yerde duyduğun bir diyalog… O kadar çok açılabilen bir şey ki, filmleri de o anlamda bağlamsız, bir dehanın ürünüymüş gibi konuşmak da çok saçma geliyor bana.

BİR TÜRKİYE GERÇEĞİ OLARAK, ELEŞTİRİNİN KISIRLIĞI

Ama bizde filme hep tek birinin kafasından çıkmış bir şeymiş gibi ve filmdeki başkarakter ne düşünüyorsa filmin yönetmeni de öyle düşünüyormuş gibi bakmak gibi bir çok fena bir durum var… Biraz da buradan bakarsak, filme yaklaşma biçimlerinin böylesi kısırlığı, sizin için de delirtici olmadı mı? Bu durum sizin bir sonraki filminizi yapma motivasyonunu nasıl etkiledi?

Zeynep: Çok olumlu bir yönde etkiliyor. Bu şüphesiz. Çünkü ilk filmini yaparken insanın kafasında çok fazla Ya o severse, bu beğenmezse gibi şeyler oluyor. Yaptığınız filmden memnunsanız eğer, filmin çoklu bir algısının olması, zaman zaman insanın egosunu zedeleyen bir şey olabilmesine rağmen genel olarak çok olumlu bir şey. Bir de Türkiye’de ne kadar köşe tutmak üzerinden bir şeyler işlediğini de düşünecek olursak, tam tersine garip bir rahatlama getiriyor. Yani siz zaten ne yapsanız birileri sinirlenecek. Senin yaptığın şeyden bağımsız bir şey bu. O yüzden çok rahatlatıcı bir şey. Sadece bizim filmimiz için değil, ben Türkiye’de başka çok fazla kötü muamele yapılmış film olduğunu düşünüyorum.

Ama yine de ortaya bir film çıkaran biri için bu kadar yalnız bırakılmak, hakkınızdaki tüm yorumların, önceden verilmiş kararlardan ibaret olması biraz acımasızca geliyor bana. Çünkü o filmi yapan kişi yine filmi yaparkenki kendi fikirleriyle kalıyor.

Merve: Yani bizim özelimizde farklı olan şey zaten birlikte çalışıyor olmamız. Daha önceki film yapma pratiklerimiz de hep birileriyle film yapma şekilleriydi zaten. Bize çok doğal geldi birlikte film yapmak. Onun için o anlattığın şeyi daha farklı yöne çeken bir şey bu. Yani Filmi yaptım ve çok yalnızım, bana kaldı bütün bu hisler gibi yerlere savrulmaktansa burdan aldığımız deneyimi dönüştürüp bundan sonra ne yapacağımıza yöneldiğimiz için onun acısını çok çekmiyorum.

Zeynep: Yani Yıkılmadım ayaktayım, dertlerimle başbaşayım

Tam olması gerektiği gibi! Yani dediğim gibi biraz kışkırtıcı da bir film gerçekten. Kapalı bir bakış açısını daha da kapatacak kadar ödünsüz bir tavrı var.

Zeynep: Ama şu da çok garip bir şey. Yani biraz önce söyledin ya, filmin bakış açısıyla, karakterlerin bakış açısıyla bizim bakış açımızı birbirinden ayıramama meselesi… Yani bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Sonuç olarak bu film neden politik bir film değil diye değersizleştiren bir bakış açısı hâkim. Ama ideoloji tam olarak öyle bir şey değil. Bizim filmimiz tam olarak Bu çocuklar niye böyleler? diye sordurabiliyorsa bir noktada, bu zaten çok politik bir şey. Dolayısıyla da Biz bunu yaptık oldu gibi bir şey değil bu. Birilerini kızdıran bir şey, birilerine de alan açan bir şey… Kimin kalıp kimin gideceğini de zaman gösterecek.

Merve: Film çekmek de Baştan bir şeylere karar veriyoruz ve bunlar oluyor gibi bir şey değil, çok büyük bir yapı. Bir sürü insanla çalışıyoruz, bir sürü başka aşaması var. Onun için bizim için de bu film ve diğer bütün filmler küçük küçük bir sürü denemeden oluşuyor.

Image

 KAZIK SAHNELERDEN KURTULMA KILAVUZU

Bu arada bir yandan da filme baktığımızda reji açısından çok temiz bir ilk filmle karşı karşıyayız. Yani senaryoda ilk filmini çeken bir yönetmeni komaya sokabilecek kadar zor sahneler de var. Senaryoyu yazdıktan sonra bir de o gözle bakıp değişikliklere gitmediniz mi? Gözünüzü korkutmadı mı bunlar?

Merve: Ya işte o konuda birbirimizi bolca gaza getirdik.

Zeynep: Yani aslında evet o durum biraz talihsiz oldu. Belki de aptalca bile bulunabilir. Yani bir ilk filmin bu kadar çok oyunculu ve bu kadar fazla mekândan oluşuyor olması. O da çok garip başka bir güç veriyor insana, çünkü çok az şeyi şansa bırakabileceğimizi biliyorduk set sırasında. O yüzden oyuncularla da çok uzun süre çalıştık. Onları senaryo döneminde tanıdığımız için ağızlarına oturmayan lafları değiştirmek ya da çok sık kullandıkları bazı şeyleri senaryoya almak gibi durumlar oldu. Senin dediğin o diyalogdaki doğallık da belki biraz oradan geliyor. Ve o yüzden oyuncular sete geldiğinde çok hâkimlerdi duruma. Orada da bir şekilde ezbere dönüşüp, ezber oynamak tehlikesi vardı. Onun da olmaması için epey uğraştık.

Merve: Senaryo daha ortaya çıktığı aşamada onlarla birlikte çalışmaya başlamamıza rağmen senaryonun bütününü çekimlerden çok kısa süre önce verdik. Ezberleyip ağızlarına çok da oturmasını istemedik. Ama o laflar olmasa da ona benzer lafları o kadar uzun bir süre söylediler ki zaten son hâlin de içine rahatlıkla oturmaları zor olmadı.

Zeynep: Döküpaj anlamında da senaryoyu yazarken zaten bazı sahneleri nasıl çekmek istediğimizi biliyorduk. O anlamda da kamerayı karakterle olan mesafemizin senaryoda değişmesiyle, kameranın karakterle kurduğu ilişkinin değişmesi biraz aynalama işlevi görsün istiyorduk. Hani yüzde 100 kafamızdaki görsel dünyayı yarattık diyemeyiz ama epey yaklaştığımızı düşünüyoruz. Tabiî aslında bir tık daha kirli bir film yapmayı istiyorduk açıkçası ama…

Merve: Görüntü yönetmenimizle çalışmaya başladığımızda elbette biraz bizim de düşündüğümüzden farklı bir göz girmiş oldu işin içine. Yani ortaya çıkan işten memnunuz elbette.

Zeynep: Yani filmde sevdiğimiz birkaç sahne var mesela onlardan daha fazla olsun isterdik. Biraz daha şehrin kitschliğini öne çıkarmak isterdik aslında.

Aynı şekilde ses ve müzik de filmin önemli parçalarından biri. Özellikle gençlikle müzik arasındaki ilişkinin bu kadar sağlam olması, müziğin o genç olma hâlinin bir parçası olma durumu filmde özellikle vurgulanıyor gibi.

Merve: O bizim de çok önemsediğimiz bir şey. Filmi yazarken de zaten ses bandını da yazmıştık. Çok fazla şey değişiyor tabiî filmi yaparken, bunların kaçta kaçı filmde kalıyor belli değil tabiî ama mekana ait çok fazla ses duymak istiyorduk.

Zeynep: Bir de tabiî Kim Ki O’dan o anlamda da bahsetmek lâzım. Yalnızca filmin müziklerini yapmadılar, aynı zamanda ses tasarımının ve filmin arkını da çok iyi tasarladılar. Bunun için mesela Balıkesir’e geldiler, çok fazla ses dinlediler, yaptılar. Ve o yüzden dolu dolu geldiler sonraki süreçlerde de hep. Ses tasarımcımız da o anlamda çok hayat kurtardı. Sahiden filmin en memnun olduğumuz şeylerinden biri de filmin sesi.

FİLMİN HİSSİNİ İŞİTMEK

Çok ilginç bir şey var filmde. Sanki kahramanınız Deniz’in her türlü duygusunu filmin ses bandı üzerinden hissetmek mümkün. Yani gözleri görmeyen biri bile bu filmin hissine rahatlıkla vakıf olabilir diye düşünüyorum ben. Ayrıca filmde çok acayip bazı gerilim sahneleri var örneğin. Gençlik filmlerinde gergin sahnelere hep bir olay neden olur. Bu filmde içine düşülen ya da bir duygunun yarattığı hâller üzerinden geriliyoruz ve bütün bu süreçte seslerin bizi yönlendirme biçimi çok işimize yarıyor.  

Merve: Bizim için seslerin ve müziğin filmin içinden gelmesi çok önemliydi. Onun için sadece senaryo yazarken de, şarkıların filmdeki hâliyle kullanılması için senaryoya öyle yazılmış olmaları gerekiyor. Alttan akması için değil de filmle organik bir bağları olması o yüzden bizim için çok önemliydi. Bu arada bu, kurgu aşamasında işimizi kolaylaştırması için değil, bizim de o sahneleri yazarken, bu şarkıların bize yol göstermesi nedeniyle böyle oldu. Mesela tuhafiyecideki kadının karakterinin oluşmasında, en başta o karakterin konuşamıyor olması bize o ve ondan sonraki sahneleri yazdırabiliyor.

Zeynep: Açık anlatı yapmaya çalışıyorsun bir taraftan. Onu yapmanın yolu ne mesela? Bir sürü şeyin birbirine bağlı olduğu daha kapalı bir yapı oluşturmak. Bizim bu filmi yapış biçimimizle sonucu arasında tam bir kontrast var. Biraz matematik formülü gibi hesapladığımız bir sürü şey var ama bir izleyişte bunların hepsini görmek mümkün değil elbette. Bu da çok güzel bir şey, onların yarısı kaçsın zaten, onlar atmosfer ve duygu yaratmak için varlar. Duygu illa iki karakterin çatışmasından kaynaklanmak zorunda olan bir şey değil. Dolayısıyla bizim kendi içimizde kapalı çalışmamız açık bir şeye yol açabiliyorsa seyirci anlamında, bu herhalde yönetmenler olarak en çok isteyeceğimiz şey olur... O yüzden kaçıranlar üzülmesin…

Merve: Anlayanlar anlamayanlara anlatsın…

Bu arada çok garip bir biçimde ben filmi izlerken biraz Çoğunluk’u da anımsadım… Yani orada da bir yığın olay olmasına rağmen, bir sürü şey temelde senin hayatına temas etme biçimleriyle, tanıdığın bir durumu görme hissinden etkileyiciliğini artırıyordu.

Zeynep: Olabilir aslında… Bizim de konuştuğumuz filmlerden biriydi… Hattâ gönderme de var, karakterlerden birinin sevgilisinin adı Mertkan!

Image

 GENÇLİK NOSTALJİSİNİN UZAĞINDA

Yani mesela Mavi Dalga’daki tuhafiyecinin birkaç kez kapalı olması fikri gibi bir sürü küçük tanıdık detay beni çok heyecanlandırdı. Bir yere, bir şeye çok ihtiyacın vardır ve onu ısrarla kaçırırsın, yakalayamazsın. O garip vicdan azabı hissi… Gençlik de galiba yetişkinlik yaşlarına girdiğinde, “O kadar güzeldi ki orada kalsın” gibi bir hisle bastırdığımız bir olgu. Hâlbuki seninle birlikte devam eden bir şey hakikaten.

Zeynep: Aynen öyle. Bana mesela ortaokul arkadaşlarınla çekilmiş bir fotoğrafa bakıp Ne güzel günlerdi gibi şeyler demek de biraz tuhaf geliyor. Yani bu kadar nostaljik bir sevgiyle bağ kuracak kadar ne güzeldi?

Merve: Yani galiba filmi yaparken de ortak çıkış noktalarımızdan biri de hiçbir zaman o ortaokul ve lise günlerimize dönme gibi nostaljik bir hayalimizin olmamasıydı.

Zeynep: Yani elbette güzel günlerimiz vardı ama genel olarak unutulmaz güzel günler değildi.

Benim için de yalnızca stresli bir dönemdi mesela ve yalnızca o tuhafiyecinin sürekli kapalı olması gibi gergin şeyler yaşadığım bir dönemdi ve bir filmden beni anlayan o bakışı görmek de beni çok mutlu etti. Bu film de tatlı bir nostalji duygusundan uzakta oluşuyla bana bir sürü başka filmden daha gerçek geldi. Yani gerçekten annenle tartışırsın, kardeşinin ya da başka bir çocuğun sorumluluğu hep üstündedir, sürekli bir olmak istemediğin yerlere götürülürsün, içinde bastıramadığın bir hınç vardır, her dakika uyumak istersin... Buna benzer bir hissi yerli bir filmde görebilmek iyi geldi bana. Özellikle de bütün bunları tek bir özelliği nedeniyle filmde varolan tipler üzerinden değil de her biri yaşayan karakterler kurup seyirciye sunmak filmin büyük bir başarısı bence.

Zeynep: Filmin kalabalık yapısı bizim de çok uğraştığımız bir şeydi. Yani karakterlerinin arka planlarını uzun uzun oyunculara da anlattık.

Merve: Seninki gibi birkaç detay yakalayıp onu çok sevenler oldu hakikaten filmden. Örneğin Amerikalı biri, filmde geçen Ceketin hiç olmamış bu arada repliğini aşırı gerçek bulmuş. O gerçekten de öyle bir andır hayatta.

Evet, o repliğin geçtiği sahne tam bir “gençliğe özgü dizginlemez kötülük” anıydı.

Zeynep: Ya da mesela Hakkâri’den birisi filmdeki bu nedensiz sıkılma hallerini görünce ilişki kuramayabiliyor. Yani başka filmlerde izlediklerinde muhtemelen rahatsız olmuyorlar ama Türkiye sinemasında izlediklerinde bir şekilde Bizim ne dertlerimiz vardı, bunlar burada salak salak daralıyor gibi düşünüyorlar. Biz o anlamda filmin onlara da söyleyecek şeyleri olduğunu düşünüyoruz. Mesela o gün hayatta kalabilmek gibi ya da ekmek almaya giderken vurulmamak gibi somut dertleri olan insanların da ülkenin diğer tarafında daha az acil dertleri olan insanların da neye daraldıklarını, bu ülkede neler olduğunu, daha toptan bir resmi görebileceklerini düşünüyoruz filmde.

Merve: Ama bu illa da Türkiye’nin batısında yaşayan gençleri yargılayarak olmuyor işte. Yani o hikâyeyi de biraz onların gördüğü gibi anlatmak lâzım. Sonra tabiî ki ona sinirlenecek insanlar olacaktır, onu kendine daha yakın bulan insanlar olacaktır. Ama biz filmi yapan insanların görevinin ya da sorumluluğunun yargılamak olmadığını düşünüyoruz.

Zaten neden bir tarafı aklamak ya da kötülemek zorunda olasın ki film yaparken? Ayrıca bence Türkiye’de genç olan tüm insanları çok damardan yakalayan bir yanı var filmin, o da Türkiye’de yaşayan bir gençsen en büyük problemin motivasyonsuzluktur ve bu film gençlerin motivasyonsuzluğunun filmi. Bununla bağ kurabilmek için de sosyal statünün ya da başka bir şeyin sana bilgi vermesine ihtiyaç yok.

Zeynep: Ya zaten filmde doğalgaz da biraz o yüzden kesiliyor. Yani bugün var, yarın yok. Replikas’ın şarkısında da olduğu gibi, Bugün varım, yarın yokum. O tutarsızlık hâlinin de gençlere yaptığı bir şey var sonuçta. Bizim Mavi Dalga’yı yaparken de çok deşmek istediğimiz yer orasıydı.

Merve: O yüzden de zaten filmde hiçbir şey bir metafor olarak orada dursun diye kurulmadı. O doğalgaz meselesi de bu çocuklara ne yapıyor ya da bu insanları nasıl etkiliyor diye sorabilirsek ancak, gençlik enerjisinin dalgalanmasını göstermenin bir anlamı olabilir… Biz büyürken de mesela Türkiye’de çok fazla elektrik kesintisi olurdu. Çocukken de hattâ savaş sırasında karartma yapılması gibi bir şey sanırdım onu. Çünkü muhtemelen öyle bir paranoya da ortalıkta dolaşıyor olurdu.

Image

 KENDİNİ FİLMDEN ATAN SAHNELER

Filmde o çocukların bölük pörçük bilgilerle ortada dolanıyor olma durumu da var bu arada. Biri babasından bir şey duymuş muhtemelen, onu söylüyor arkadaşlarına. Bir başkasının başka bir fikri var… O zaman şimdi buradan çok alâkasız bir yere atlıyorum. Filmin kurgu sürecini merak ediyorum bir de ben. Ne kadar sürdü, nasıl bir takvime yayıldı?

Merve: Valla kurgu süreci çok uzun sürdü. Hakikaten niye o kadar uzun sürdü kurgu?

Zeynep: Evet gerçekten uzun sürdü… Çünkü biz şöyle bir şey yapmak istedik. Bizim 120 sayfalık bir senaryomuz vardı, çoğunu çekmeyi başardığımız.

Merve: Bu da bir 135 dakikalık bir senaryo kurgusu anlamına geliyordu.

Zeynep: Ve biz bir bu hâlini dümdüz kurgulayalım bakalım, nasıl oluyor dedik. Sonra oradan gidip, filme öyle bakalım diye düşündük. Ama kurgucumuz Çiçek Kahraman da neyse ki çok analitik bir insan olduğu için filmi alıp nerelerini çıkarmak, hangi öğeleri azaltmak ya da nerelerin üzerine gitmek lâzım gibi daha metodik bir yol izledi. Ama sonuçta 40 dakika filan kestik filmi. Ki çok zevkli de bir şeydi aslında.

Merve: Çünkü hiç arkamıza bakmadan kestik. Temizlik yapmak gibi oldu. Her film o kadar kolay kesilmiyor tabiî. Bazı sahneler giriyor, çıkıyor. Bizde de böyle sahneler oldu ama o kurgu süreci biraz atılması gereken sahnelerin, kendilerini atması gibi oldu biraz da.

Peki detay bir soru: filmde Deniz ve Fırat karakterlerinin konuşurken senkronlarının bozulduğu bir sahne var. Bu senaryo kurgusunda olan bir şey miydi?

Zeynep: Yok, evet. O da mesela kurgu sürecinde karar verdiğimiz bir şeydi. Hattâ o sahne özelinde ilham kaynaklarımızdan biri de Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’unda diyalogdaki senkronun gittiği sahnedir. Nicolas Roeg’in Bad Timing’inde de var mesela öyle bir şey. İki kişinin senkronunun tutmamasının ses üzerinden de duyulabilir olduğu bir sahne olsun istedik biraz. Kötü zamanlama yani hakikaten.

Finali de çok iyi o sahnenin. O yarım yamalaklık… Fırat karakteri de çok sinir bozucu ve aşırı gerçek bu arada. Âşık olunan lise öğretmeni…

Zeynep: O biraz Onur’un (Saylak) da başarısı tabiî.

Merve: Bir de tabiî bir sürü kadın karakteri uzun bir süre geliştirdik, yazdık. Hepsi perdede yerlerini buldular. Ama filmdeki birkaç tane erkek karakteri zaten çok iyi bildiğimizi fark ettik ama filmde çok fazla yer alsınlar istemiyorduk. Mesela baba karakteri bunlardan biri. Ya da Fırat örneğin, senaryo aşamasında tüm detaylarına kadar her şeyini bildiğimiz bir adamdı. Ya da Kaya aynı şekilde. Ama onların hikâyeyi götürmesini istemedik. Ya da çatışmanın bu adamların üzerinden olmasını istemedik.

Zeynep: Bir de mesela Fırat’ın o senkron kaybedilen sahneden sonra senaryoda da biraz yok olması gerekiyor. Çünkü aslında Deniz’in hayatında da kaybolmaya başlıyor. Biz Fırat’a da o anlamda Deniz kadar yaklaşmak istemedik. Tabiî suçlamamaya da çok çaba harcadık. Hattâ orada çekilen görüntüler arasında hangi bakışı seçtiğimiz de çok şeyi değiştirebiliyor. O anlamda Fırat’ı nötr bırakmak istedik. Deniz gibi bizim için de gerçekleşme ihtimali ortaya çıkınca kaybolmaya başlayan bir karakter oldu.

O hâlde benim soracak başka bir sorum kalmadı. Ellerinize sağlık… Film 7 Mart’ta gösterime giriyor. Umarım hak ettiği karşılığı bulur ve ulaşabildiği kadar çok kişiye, özellikle genç seyirciye ulaşır.

ÖNCEKİ Bu ay ne izlesem? SONRAKİ Yaratıcı bir mütevazı: Richard Ayoade
Bu yazıyı paylaş